Belki Geyik Muhabbeti diyebilirsiniz…

Belki çoğunuz geyik muhabbeti diyebilirsiniz ama 40 yaş muhasebesi önemli konu. Diğer yaşları bilmem çünkü ben şimdi 40’ tayım : )    

Hazır yeni bir yıla da giriyorken yaptığım 40 yaş muhasebemde çok şey var.  Pişmanlıklarım var, ’’iyi ki’’lerim var, söylediklerim var, sustuklarım var, üzüldüklerim var, sevindiklerim var.  

Muhasebe derken, ben artıları bir yere eksileri bir yere yaz, sonra da hangisi fazlaysa ona göre ya ‘’ben ne kadar süper bir insanım ya da ben ne kadar boktan ve salak bir insanım’’ sonucunu çıkarmak değil benim anladığım. Çünkü; hayat matematik kadar kesin ve katı kurallarla işlemez. Zaten öyle olsaydı, bu kadar karmaşık ve yorucu gelmezdi. Ve birinin şerrine olan, başka birinin hayrına sebep olmazdı.

Benim anladığım çok şey, aldığım çok ders var ama en çok şunu anladım ki; ne zaman duyguları aklın önüne çok fazla geçirirsen, o zaman çok üzülüyorsun.

Kendime haksızlık yapmayayım. Bunlar aslında son 15-20 yılın pişmanlıkları. Çünkü daha öncesinde ben, ‘’bencilliğe’’ yani bireysel mutluluğun toplumsal mutluluk getireceğine inananlardandım.

Pişmanlıklarım

Üniversitede teori ve fikirlerini öğrendiğim pek çok iktisatçı arasında, Adam Smith’in şu teorisi bana çok yakın ve mantıklı gelmişti:  “Toplumda her birey; kendi çıkarı peşinde koşar ve bunun için çalışırsa, toplumda bütün sağlanır, her birey ihtiyaç duyduğu mallara kavuşurken, toplum da refah ve mutluluğua kavuşur. Hiç kimse bütünü düşünmez ama sonuç bütünün refahı olur.’’

Burada hemen bir parantez açıp, bunun Smith’in teorisinin bir bölümünün kendi açımdan çıkardığım özeti olduğunu ve ekonominin babası olarak bilinen ekonomistin fikirlerinin ayrıntıları ile anlaşılması için ‘’Ulusların Zenginliği’’ isimli eserinin mutlaka okunmasını tavsiye ederim.  

Şimdi düşündüğümde ne zaman böyle düşünmekten, yani önce kendi mutluluğumu sağlayacak imkanlara kavuşma amacından uzaklaşıp, etrafla ilgilenmeye başlasam ve ‘’bencilliği’’ hayatımda uygulamaktan vazgeçsem; o zaman mutsuz oldum.

Hak etmeyen insanlara, hak ettiğinden fazla değer vermek. Yani insanlara çook  kredi vermek.

Bunlar:

Çok sevdiğin insanlara kendinden daha çok değer vermek.

Başkaları için, en sevdiklerin de olsa çok fazla fedakarlık yapmak.

Bazı insanlara hayatında çok fazla alan açmak.

İlişkilerde sınırları çizememek ya da net çizememek.

Birilerini kırmamak için mecut olan sorunu söylememek.

Birileri üzülmesin diye susmak ve konuşmadığın şeyleri içine atıp kendini üzmek.

Susmanın en güzel cevap olduğunu düşünerek, karşıdakinin anlamasını beklemek ve anlamayınca daha çok üzülmek.

Sevdiğin insanlar üzülmesin, alınmasın, kırılmasın diye onların yaptıkları yanlışları söylememek.

Sevdiklerine destek olmak için, kendine yatırım yapmamak, kendi işine motive olmamak, geleceğini iyi planlayamamak.

Geçmişin pişmalıklarından kurtulamamak, günü yaşayamamak, geleceği planlayamamak.

Yapmak istediklerini ertelemek.

Sevdiğin tüm insanların senin kadar iyi niyetli olduğunu ve seni üzdüklerinde aslında üzmek istemediklerini ve istemeden yaptıklarını düşünmek.

Sevdiklerini koşulsuz ve sürekli affetmek, yani onların sana karşı yaptığı bir hatayı, çok fazla kez yapmalarına izin vermek.

Başedemeyeceğini düşünerek, gerçeklerle yüzleşmemek. Belki inkar etmek değil ama gerçekleri görmezden gelmek.

Kendi potansiyelinin farkına varamamak.

Belki de etrafındakilerin yanlış değerlendirmelerinden dolayı ego kavramına fazla takılıp, gereksiz ve abartılı mütevaziliği seçmek.

Sonda söyleyeceğini başta söylemek.

Yaptığın her şeyde çok aceleci ve sabırsız olmak.

Söyleyenler için sebebi çok uzun ve amacı çok sinsice olan ‘’çok yoğunum, çok işim var’’ lafını hiç kullanamamak. (Gerçi bu pişmalık mı tam olarak halaa bilemiyorum)

Fevri davranıp, bazen yanlış değerlendirmeler ya da anlamalarla –sonrasında her ne kadar çabuk sakinleşsem de- sinirlenmek ve aşırı tepkiler vermek.

Hayat tabii ki sadece pişmanlıklar değil, elbette hayatta ‘’iyi ki’’ler de oldu ve oluyor.

Belki yine çoğunuz geyik muhabbeti diyebilirsiniz ama 40 yaş muhasebesi önemli konu. Diğer yaşları bilmem çünkü ben şimdi 40’ tayım : )  İyi ki demek de çok önemli.

‘’İyi ki’’lerim

İyi ki türüne, yılına, yazarına bakmadan çok kitap okumuşum.

İyi ki küçük yaşlarımdan itibaren hep sporu sevmişim ve evde, okulda, sokakta neresi olursa spor yapmışım.

İyi ki en çok kendime güvenmişim.

İyi ki yalnızlıktan korkmamışım.

İyi ki -yalnızlıktan korkmadığım için- yalnız kalma korkusuyla ne olduğuna  bakmadan, olur olmaz her insanı hayatıma sokmamışım.

İyi ki dinlemeyi çok iyi bilmişim.

İyi ki çok iyi gözlemlemişim.

İyi ki okuduklarımdan, dinlediklerimden, gözlemlerimden ve tabii ki yaşadıklarımdan kendime dersler çıkarmayı bilmişim.

İyi ki mevkileri ve paraları ile gücü elinde bulundurduğunu düşünen insanlara, kim olursa olsunlar yanlışlarını söylemişim ve hadlerini bildirmişim.

İyi ki kimseye eyvallah dememişim.

İyi ki kimseye yalakalık yapmamışım.

İyi ki her durumu, olayı, kişiyi objektif değerlendirmenin önemine inanmışım.  

İyi ki her canlıya vicdanla yaklaşmışım.

İyi ki iyiliğin, her zaman kötülüğe galip geleceğine inanmışım.

İyi ki niceliğe değil, niteliğe önem vermişim.

İyi ki eşitliğe inanmışım.

İyi ki toplumun öğrettikleriyle erkek olduğu için kendini üstün gören erkeklere, hadlerini bildirmişim.

İyi ki en çok şımartılması gerekenin kendim olduğunu bilerek davranmışım.

İyi ki görgü kurallarını öğrenmişim (tabii ki annem sayesinde) ve uygulamaktan hayatım boyunca vazgeçmemişim.

İyi ki yazmanın söylemekten daha önemli olduğunu öğrenmişim.

İyi ki hep direkt olmuş, laf sokmakla ya da imalarla uğraşmamışım.

İyi ki hayvanları insanlardan çok sevmişim:)

Özetle;

Bu pişmanlıklar ve iyi ki yapmışımlar daha uzar gider. Ama bence önemli olan pişmanlıkları bilmek, neden pişman olduğunu anlamak ve pişmanlık yaratan eylemleri gerçekleştirmemek için çabalamak.

Bu sırada ‘’iyi ki yapmışımlar’’ ı yadsımamak, kendi değerini bilmek, olumsuzu olumluya çevirmeye çalışmak ve bardağın dolu tarafını görmek gerek.

Benim yaşımdaki çoğu insanın çocukken mutlaka okuduğu Şeker Portakalı kitabında şöyle bir söz vardır: ‘’ Bir şeyden çok eminim, kendimi üzdüğüm kadar kimseyi üzmedim hayatta.’’ Evet belki bu hayatta kalp kırmamak çok önemli ama bence kendini üzmekten de vazgeçmek gerek artık.  

Belki yine çoğunuz geyik muhabbeti diyebilirsiniz ama 40 yaş muhasebesi önemli konu. Diğer yaşları bilmem çünkü ben şimdi 40’ tayım : ) Belki yazıdan sonra değişir fikriniz:)

2021’in sonuna doğru toparladığım ama tüm ömre yayılan sözler

Önemli sözler

Bir kitap okurken, bazen internette bir araştırma yaparken, bir film izlerken veya arkadaşlarla sohbet ederken aklıma takılan, ‘’ne kadar doğru bir söz, bunu not etmeliyim’’ dediğim sözlerden bir bölümünü yazdım. 2021’in sonuna doğru toparladığım, bir yılın bana çeşitli kanallardan getirdikleri ama tüm ömre yayılan sözler bunlar. Aslında bu sözler yaşadıklarımdan öğrendiklerimin bir özeti.

İşte size; özür dilemek, ego, hayvanlar, karşılıksız sevmek, iyi ve kötü, akıl, evren, vicdan, merhamet, vefa, sevgi, delilik, sıkıcı olmak, aptal olmak, zeka, enerji, dürüstlük, pişmanlık, yaşamak, vazgeçmek, hırs, fark etmek, kabul etmek, çözmek üzerine sizin de ‘’ne kadar doğru, bunu yaşadım, böyle hissettim ya da çevremde olan bitenin özeti gibi’’ diyeceğiniz sözler:

Özür dilemek

  1. Özür dilemek, sizin haksız olduğunuz manasına gelmez. Karşınızdaki insana verdiğiniz değerin, egonuzdan yüksek olduğunu gösterir.

Sigmund Freud

2. Köpekler arkadaşlarını sever, düşmanlarını ısırırlar. İnsanlar ise tamamen farklıdır: Saf ve karşılıksız sevgiyi beceremezler. Sevgi ve nefreti karıştırıp dururlar.

Sigmund Freud

3. Aslında hiç bir şey iyi ya da kötü değildir. Her şey bizim onlar hakkında ne düşündüğümüze bağlıdır.

William Shakespeare

4. Şaşılacak kadar çok aklım olmalı! Bazen haftada bir kez aklımı başıma toplamam gerekiyor.

Mark Twain

5. Hani derler ya sensiz yaşayamam diye, ben onlardan değilim. Ben, sensiz de yaşarım. Ama seninle bir başka yaşarım.

Nazım Hikmet

Merhamet

6. Evrendeki hiç bir şey bırakmanıza ya da yeniden başlamanıza engel olamaz.

Guy Finley

7. Seni üzen kral olsa da sileceksin ki ibret olsun. Bilsinler ki kralını silen, soytarısıyla hiç uğraşmaz.

8. Öyle bir dünya olsun ki hiç bir hayvan, insanlar yüzünden üzülmesin.

9. Ne kadar güzel olduğunla ilgilenmiyorum. Eğer kişiliğin çirkinse, sen çirkinsindir.

10. Ben ‘’bir daha yapmayacağım’’ deyip, yapmayan birini hiç tanımadım.

11. Vicdan terazisi çalışmayanlarla, merhamet etmeyenlerle ve vefa duygusu olmayanlarla yollarını ayırmak, hayatta kendime karşı yaptığım en doğru şeydi. Herkes hata yapar ama onlar kötüydü.

Arda Erel

12. Hoş bir kızım ama güzel değilim, günaha girdiğim olur ama şeytan değilim, iyi biriyim ama melek değilim.

Marilyn Monroe

13. Kusurlar güzelliktir, delilik ise zekilik. Ve tamamen saçma biri olmak, tamamen sıkıcı biri olmaktan daha iyidir.

Marilyn Monroe

14. Mutlu olmak mı istiyorsun? Ol!

Lev Tolstoy

15. Tanrı’nın kalpte bir ışığı vardır. O da vicdandır.

Lev Tolstoy

16. Vücudunuza iyi bakın. Çünkü yaşamak zorunda olduğunuz tek yer orasıdır.

Jim Rohn

17. Dünyanın asıl sorunu; akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların daima kendilerinden emin olmalarıdır.

Bertrand Russell

Dürüstük

18. Bir insanda 3 şey arayın: Zeka, enerji ve dürüstlük. Eğer sonuncusu yoksa, ilk ikisiyle de uğraşmayın.

Warren Buffet

19. Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

Karl Marx

20. Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır; çünkü pişmanlık, minnetten daha güçlüdür.

Anne Frank

21. Bil ki insanın değerini varlığı değil, yokluğu gösterir. Unutma; yokluğu bir şey değiştirmeyenin, varlığı gereksizdir.

Fyodor Dostoyeski

22. Her mutsuzluğun ötesinde yine yaşam bekler; ama insana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak. Yoksa hangi balık boğmuş kendini, hangi serçe atlamış damdan.

Fyodor Dostoyeski

23. Uğraşarak düzeltemediğin şeyden, vazgeçerek kurtulursun.

Frida Kahlo

24. Uğraşma boşuna! Seni ancak gördükleri ve duydukları kadar anlayacaklar. Gördükleri, ancak kendi anladıkları kadar olacak.

Mevlana

25. Aptalı sık sık affetmek, onu ahlaksız yapar.

Publilius Syrus

26. Zenginlikteki hırs yoksullukta oluşmuştur.

Publilius Syrus

27. Suçlunun beraat ettirildiği yerde, hakim hüküm giyer.

Publilius Syrus

28. Hakikat şu ki: Kişisel sorun diye bir şey yoktur. Sizin bir sorununuz varsa, % 1 milyon kişi de geçmişte aynı soruna sahip olmuştur. Şu anda aynı sorundan müzdariptir ya da gelecekte aynı sorundan çekecektir. Bu sorunu azaltmaz ya da daha az acıtmasına neden olmaz ya da sizin kurban olmadığınız anlamına gelmez. Sadece sizin özel olmadığınız anlamına gelir. Bu nedenle sorunlarınızın özel olmadığını farketmek ve kabul etmek, çözmek için atılacak ilk ve en önemli adımlardır.

Guy Finley

29. İnsanlar ne kadar mutlu olmaya karar vermişlerse, o kadar mutlu olurlar.

Abraham Lincoln

30. İnsanlar içinde bulundukları durumlar için hep bazı şartları öne sürerler. Ben şartlara inanmam. Bu dünyada bir yerlere varabilenler, istedikleri şartları arayan ve bulamadıklarında bu şartları yaratan insanlardır.

George Bernard Shaw

31. Dünyanın en yüce tahtına da çıksanız; oturacağınız yer, kendi kıçınızın üstüdür.

Friedrich Nietzsche

BÜYÜYÜNCE NE OLACAKSIN?

sizce ben hangisini seçtim

Çocukluk, meslek seçimi, hayaller, idealler…

Büyüklerin çocuklara; sohbet başlatacaklarını, iletişim kurabileceklerini ya da yakınlaşabileceklerini düşünerek sorduğu soruların başında gelen soru: Söyle bakalım çocuğum, büyüyünce ne olacaksın?

Bu soruya her devirde her çocuğun mantıklı bir cevabı vardır. Kimi öğretmen der, kimi doktor, kimi mühendis vs. Zaman ilerledikçe bu cevaplara popüler meslekler eklenir. Bazı çocuk genetik mühendisi der, bazısı robot teknisyeni, bazısı 3D yazıcı uzmanı vs.

Bir zamanlar ben de çocuktum ve tabi ki bu soru bana da defalarca farklı büyüklerim tarafından soruldu.

Peki sizce ben ne cevap verdim?

Ben 3 – 4 yaşlarındayım.

Ablam ilkokul birinci sınıfta. Ben daha anaokuluna başlamamışım. Çok da başlayasım yok çünkü çocuk kafamda kırmızı önlük giymenin küçük bir kız olmanın, ablam gibi siyah önlük giymenin de abla olmanın göstergesi sandığım dönem.  O dönem bir an önce büyümek istiyorum, ben de abla olmak istiyorum, en önemlisi de gelin olmak istiyorum. Evet bildiğimiz gelin.

3-4 yaşımdan beri ‘’büyüyünce ne olacaksın’’ sorusuna verdiğim cevap: Ben büyüyünce gelin olacağım. Sebebi de çok net: Çünkü gelin kıyafetleri kabarık, süslü, dantelli, incikli boncuklu; gelinler de çok süslü. Makyajlarına, abartılı saçlarına, renkli tırnaklarına bayılıyorum. Hatta çıldırıyorum, deliriyorum, gittiğimiz nikahlarda, düğünlerde kendimi kaybediyorum. Nasıl mı?

Çok meraklı, çok hareketli, dışa dönük bir çocukmuşum. Biz bütün kardeşler çok erken konuşmuşuz, çok erken yürümüşüz, okuma yazmayı ilkokuldan önce sökmüşüz. Erken konuşmak derken bayağı erken. Ben 6 aylıkken konuşmaya başlamışım. Erken yürümemişim koşmuşum. 9 aylıkken 5.kattaki evimizin açık kalan apartman kapısından en alt kata koşarak inmişim. Annem pencereden baktığında caddenin karşısında oturan babaanneme gitmek için küçük bir köpek yavrusu gibi üst geçide ulaşmışım bile. Evet üst geçide ulaşmışım ve babaannemin evine gidip oturmuşum. Bu hikayeyi sonra ayrıntılı anlatacağım.

Şimdi gelin olma hayallerime geleyim:  Bu dönem ben; çok süslü, şarkı söylemekten, dans etmekten, hatta masaların üzerinden inmeyen aşırı oynak bir profil çiziyorum. Annemin makyaj yapmasına, kırmızı ve uzun tırnaklarına bayılıyorum. Kıyafetleri beni benden alıyor. Emel Sayın’a büyük bir hayranlığım var. Sarı saçları, mavi gözleri, o zamanlar tek izleyebildiğimiz kanal olan TRT’de verdiği konserlerinde giydiği abartılı kıyafetleri, hele yılbaşı akşamlarında giydiği kırmızı ve ekstra süslü, daha çok pullu, taşlı elbiseleri beni benden alıyor. Nasıl bir alaturkalık ve rüküşlük içinde olduğumu düşünün artık. Emel Sayın’a hayran olmak bir nebze anlaşılabilir de anneme ‘’keşke Emel Sayın benim annem olsaydı’’ demem nasıl anlaşılır, ne ile açıklanır bilmiyorum. Annemin üzgün olduğunu bakışından anlayacak kadar annemi seven ben, kalkıp ‘’Emel Sayın Anne’’ hayalleri kuruyorum, bir de anneme bunu söylüyorum.  

Başka bir hayalim de gelin olmak. Hayali bırak büyüyünce yapmak istediğim  tek şey gelin olmak. Meslek gibi. Çocuklara sorasın ‘’büyüyünce ne olacaksın yavrum?’’Ne cevap verir çocuk? Ya doktor olacağım der, ya avukat, ya öğretmen. Böyle bilindik, o yaşlardaki akıl süzgecinden geçirebildiği kadar, para kazanabileceğine, insanlara faydalı olabileceğine inandığı bir meslek söyler.

Ama ya ben… Bir kabarık elbise, süslü saçlar ve makyaj için gelin olmak isteyen ben. Hem bir meslek sahibi olup, hem de gelin olabileceğimi -yani ona evlenmek deniyor- anlayamayan ben. Kafam nasıl çalışıyordu acaba?

Bu yaşlarda annemin çocukluk arkadaşı Nilüfer Abla ile oturduğumuz evler çok yakın. Nilüfer Abla annemden bir iki yaş büyük. Hiç evlenmemiş, annesi babası, kız kerdeşi ve en küçük erkek kardeşi ile birlikte yaşıyor. En küçük diyorum çünkü Nilüfer Ablalar 5 kardeş. 3 erkek 2 kız. Babası müteahhit, annesi ev hanımı. Hepsini çok seviyorum. Onlar da beni çok seviyorlar, kucaktan kucağa dolaşıyorum. Adil amca müteahhit olduğundan mıdır nedir evleri bizimkinden daha güzel. Demek ki kendi evine daha çok özen göstermiş. Hele büyük salonlarındaki şömine, benim o yaşlarda sık sık kapıldığım kıskançlık duygularımı ziyaretlerine gidip geldikçe kabartıyor.

Bu ailede bir kişi var ki benim en sevdiğim. Evin küçük kızı  Nebahat Abla. Bana göre Ceboş. Ne demekse?  Neboş olsa anlayacağım da.. Ceboş ne demek? Neyse Ceboş’a bayılıyorum. Sizce neden? Eveet bildiniz. Kendisi çok süslü ve bence çok güzel genç bir kız. Üstelik nişanlı ve evlenmeye hazırlanıyor. Benim duygularımı düşünebiliyor musunuz? Hayranlık, imrenme, onun gibi olmaya çalışma ama bir tarafta duran kocaman bir kıskançlık. Nişanlısı yani Efe geliyor bazı günler. Geldiğinde elinde hep kırmızı güller. Efe gelmeden Ceboş makyaj yapıyor. Çok güzel elbiseler giyiyor. Topuklu ayakkabılarına bayılıyorum. Hazırlanırken hep onu izliyorum. Sonra baş başa yemeğe gidiyorlar. Her seferinde, bu kez beni de götürür mü acaba diye düşünüyorum. Annem sıkı sıkı tembihlemiş, çağırsalar da sakın gitme diye ama ben yine de içten içe gitmek için can atıyorum. Sanki annemin sözünden çıkıp gitmeye cesaret edebilecekmişim gibi. Efe arabasıyla gelmiş. Ceboş yanına oturup gidiyor, ben pencereden bakıyorum. Şimdi kıskançlığım daha da büyük.

Hemen hemen haftanın her günü sabahtan oradayım. Ben çok keyifli vakit geçiriyorum, onlar beni çok seviyorlar çünkü ben hareketliyim ama yaramaz değilim, çok terbiyeliyim yani çok tatlıyım. Annemin eğitimi beşikte başladığı için hiç kimseye rahatsızlık vermemiz ya da saygısızlık etmemiz pek mümkün değil.  Annem ve Nilüfer Abla çok eski dost oldukları için annemin izin vermesinde sorun yok. Yoksa her yere öyle kolay kolay göndermezdi annem bizi.

Biz her gün Ceboş ile vakit geçiriyoruz. Ceboş düğün hazırlığı yaptığı için gelinlik provaları, süslü geceliklerin, sabahlıkların alındığı alış verişler, nişanlısından gelen hediyeler, takılar…Yani ben masal prensesi gibi günler geçiriyorum. Ceboş makyaj yapıyor bana da yalandan bir ruj ya da oje sürüyor. Bazı günler sadece benimle ilgileniyor. Kitap okuyor, saçımı tarıyor, makarna yapıyor bana. Bazen birlikte çılgınlıklar da yapıyoruz. Mesela bir gün birlikte evde vakit geçirirken saçlarımı kesiyor. Hem nasıl kesmek. Annem halaa ‘’değme kuaförlere taş çıkartacak kadar güzel kesmiş’’ diye anlatır, o gün beni kapıda gördüğünde hissettiği şaşkınlığı. Ceboş ile bir çılgınlık yapmış, sonra annem kızar mı diye düşünmüş, eve gidene kadar içim içimi yemişti. Neyse ki beğendi de yarın da Ceboş’a gidebileceğim diye düşündüğümü hatırlıyorum o gün.

Bu dönem hayatımın en güzel dönemi. Çünkü bazı sorunları hissetsem de anlamlandıracak kadar şuur içinde değilim. Şöyle bir örnekle açıklayayım: Çocukluğumuzun en çok sorulan sorularında ikinci sırasında olan ‘’anneni mi çok seviyorsun babanı mı?’’ sorusuna ‘’ikisini de çok seviyorum’’ diye cevap veriyorum. Çocukluk işte….

Zaten biraz büyüyünce bu soruyu soran pek olmadı. Belli bir yaştan sonra sormasalar da içten içe söylediğim tek şey: ‘’Annem’’ oldu. Tabii ki annem benim için hayatımda hep en sevdiğim kişi.

Ceboş’un düğün hazırlıkları tüm hızıyla sürerken ailecek arada başka düğünlere falan da gidiyoruz. Nilifer Abla, Ceboş, ben, annem, ablam kız kıza geziyoruz. Nilüfer Abla hiç Ceboş gibi değil. Yani onun kadar giyime kuşama düşkün değil. Onun kadar çok süslenmiyor. Daha az makyaj yapıyor. Yani sade ve şık diyelim. Ama ben onun tarzını beğenmiyorum, bir de abla olduğu için kendimi Ceboş, ablamı Nilfer Abla ile özdeşleştiriyorum.  Bir de ablamın tarzını da demek pek sade buluyorum ki arada bir ablama küçümsemek için söylediğim ‘’sen Nilüfer Abla, ben Ceboş Ablam’’ lafı pek meşhur laflarımın arasına giriyor. Tabi bunları bir de annemin ağzından dinlemek lazım. Çünkü yaşıma göre her ne kadar iyi konuşuyor olsam da ben de her çocuk gibi bazı kelimeleri çok komik söylüyormuşum. Düşünüyorum da o ukala ve tepeden bakan tavır ile kurulan anlamlı cümleler ama komik ya da yarım yamalak söylenen sözcükler.

Artık tüm hazırlıklar tamam. Düğün günündeyiz. Ceboş’un gelinliği tam hayallerimdeki gibi. Çok kabarık etekleri var. Arkası uzun yerlerde sürünüyor. Üzeri parlak taşlarla süslü. Dirseklerine kadar beyaz dantel eldivenleri çok güzel. Benim çok olmasa da kabarık tül bir elbisem var. Tabii ki Ceboş’un gelinliği yanında hiç süslü sayılmaz. Mevsimlerden yaz ama daha başları. Hava çok sıcak değil. Zaten Ankara’da yaz hep geç gelir. Tabi elbisemin üzerinde bir ceket olacak. Neyse Ceboş da üzerine bir şal alacakmış. Efe de şık ama damatlık giymiş işte. Ne kadar şık ve süslü olabilir ki? Diğer aile üyelerinin, annemin, babamın, ablamın kıyafetlerini hiç hatırlamıyorum. Geline nasıl focus olmuşsam, o gün dünyada ondan başka kimse yok sanki benim için. Gözüm kimseyi görmüyor.

Önce nikah var. Nikah bence Ankara’da nikahların kıyıldığı en güzel yer olan Gençlik Parkı’nda. Benim yaşımdakiler bilir. Gençlik Parkı içinde hem çocukların aileleri ile hafta sonları ve tatillerde eğlenceli vakit geçirdiği lunaparkın, restoranların, kefelerin olduğu hem de nikah törenlerinin yapıldığı, doğası, yeşillikleri, yapay gölü, fıskiyeli havuzları ile nikahtan sonra güzel fotoğraflar çekilebilen kocaman bir alandır. Nikah kıyıldı. Şimdi herkes bu fotoğraf çektirmek için dışarıda. Ama gerçekten herkes. Çünkü bizim nikahtan öncekiler, nikahları için bekleyenler herkes açık kocaman alanda yayılmış durumda. Yani etrafımda onlarca gelin ve onlarca damat var. Ceboş ile Efe bir köşede, yapay bir göletin önünde duruyorlar. Sırasıyla tebrik ediyor davetliler onları. Takılar, altınlar takıyorlar. Ben uzaktan izliyorum. Ceboş Efe’nin koluna girmiş. Bir yandan yanlarına gelenlerle fotoğraf çektiriyorlar.

Ben annem ve ablamla biraz uzakta izliyorum onları. Bir ara Ceboş’un yanında olmak aklıma geliyor. Yanına gidiyorum ama benimle hiç ilgilenmiyor. Hafifçe omzuma dokunuyor. Ama o kadar. O anda günlerden beri içimde sinsi sinsi büyüyen kıskançlığım dürtüyor beni. Alana gelirken Efe’nin Ceboş’un eteklerini kaldırdığını görmüştüm. Yerlere sürünmesin, üzerine basıp düşmesin diye. Ben de kaldırsam iyi olur diye düşünüyorum. Dersem tabii ki yalan olur. O farketmeden eteğini arkadakilerin altını göreceği şekilde kaldırmak, beni biraz sakinleştirebilir. Usulca arkalarına geçiyorum. Zaten neredeyse benim yanına gittiğimin bile farkında olmadığını düşünüyorum. Tam Ceboş’un arkasına geçiyorum. Uzun eteklerini uçlarından tutuyorum, biraz uzaklaşıyorum ve boyum gibi çocuk kollarımın yettiği kadar bir yukarı bir aşağı yellendirmeye başlıyorum. Arkada bir çok insan var. Neyi ne kadar gördüler bilmiyorum ama bir süre sonra Ceboş arkaya dönüyor. ‘’Ah Naz sen misin? Ben de alttan alttan serinlik nereden geliyor diyorum’’ diyor. Efe ile seni afacan seni gibisinden gülüyorlar. Ceboş başımı okşuyor. Annemin yanına gönderiyor beni. Sanırım annemin yanına giderken ‘’acaba o dantelli külotunu kimbilir kaç kişi gördü’’ diye düşünüp sinsi sinsi gülmüşümdür.

Annemle ablamın yanına geliyorum. Annem yanımdan ayrılma diyor. Ablamla annemin yanında duruyoruz. Annem tanıdıklarla sohbet ediyor. Gelen giden oluyor. Biz ablamla etrafa bakıyoruz, takılıyoruz. Ama içten içe iyi değilim biliyorum. Etek kaldırıp indirmek sanki beni sakinleştirmedi. Etrafa bakıyorum ama gözüm hep papatya gibi etrafa saçılmış gelinlerde. Hepsi çok süslü, çok güzel, hepsi gelin olduğu için çok mutlu. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir anda kendimi kaybediyorum ve ‘’herkes gelin oluyor, ben neden olamıyorum’’ diye bağıra bağıra ağlamaya başlıyorum. Annem ve ablam beni sakinleştirmeye çalışıyor ama nafile. Daha da çıkıyor her şey kontrolden ve o sinirle ablamın önce saçlarına yapışıyorum. Yetmiyor, tekme tokat evet evet bildiğiniz tekme tokat benden üç yaş büyük ablamı herkesin içinde dövmeye başlıyorum. O sırada annem beni ablamın üzerinden almak için uğraşıyor, ablam paralize olmuş, parmağını bile kaldıramıyor. Belki bir dakika sürmüş bu cinnet durumu ve dayak. Yani çok uzamamış. Nilüfer Abla koşmuş hemen. Annemle beni sakinleştirmişler ama ablamın saçı başı dağılmış tabi. Benden büyük olduğu için yüzüne gözüne pek zarar veremesem de çok sayıda tekme attığımı hatırlıyorum.  Gelinler, damatlar, davetliler, çoluk çocuk, o gün kim varsa hayatlarında böyle bir sahne gördüler mi acaba? Güldüler mi yoksa ‘’ay ne terbiyesiz çocuk, ailesi hiç terbiye öğretmemiş’’ mi dediler. Ceboş ne yapıyordu o sırada? Babam oralarda mıydı? Annem nasıl da panikledi kimbilir. Hele ablam. Her türlü nazımı, manyaklığımı, cadılığımı çeken ablam bile bu kadarını beklemiyordu eminim.

Eve döndüğümüzde annemden bir nutuk dinledim tabii. Sonrasında ablamdan özür diledim. Yüzündeki o mahzun ifadeyi hiç unutamam. Aslında içten içe kızıyordu bana ama bir yandan da çok seviyordu, hep küçük, afacan kız kardeşi olarak görüyordu beni.

Yaptığım şeyden büyüdükçe daha çok utansam da bu dönem hayatımın en güzel dönemiydi. En güzel dönem; masaların üzerinde dans ettiğim, gelinlik giymeyi hayal ettiğim, büyüyünce ne olacaksın sorusuna gelin olacağım, anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun sorusuna, ikisini de çok seviyorum diye cevap verdiğim dönemdi.

 Sonra yani yavaş yavaş büyüdükçe, her şey değişmeye başladı. Onları da anlatacağım.

Güç Sahibi Olmanın Kuralları

Güç Sahibi Olmak İçin

İyi olmak mı güçlü olmak mı? İnsanoğlu hem iyi hem güçlü olabilir mi?

Güç sahibi olmak insanoğlunun yüz yıllardır peşinde koştuğu en büyük hedef. Ailede, okulda, iş hayatında, sosyal hayat içinde bize öğretilen, pompalanan hedef.

Bir sopanın ucundaki ödül: Güç. Tüm insanlar güç sahibi olunca ”hayatım daha iyi olacak, her istediğimi yapabileceğim, tüm kişisel sorunlarım çözülecek” diye bu ödülün peşinde koşuyor. Bazıları elde ediyor belki. Ya da elde ettiklerini zannediyor. Bazıları yakınından bile geçemiyor.

Peki güce sahip olmayı ya da ulaşamamayı kim, nasıl belirliyor?

Sen…Sen…Sen…

”Sen güç sahibisin”

”Sen kralsın”

”Sen ağamsın, paşamsın”

”Sen dünyayı bile yönetebilirsin”

”Sen ne kadar zayıf bir insansın”

”Senin kendine bile yararın yok”

”Sen en ufak sarsıntıda yerle bir olursun”

Kim belirler, nasıl belirler, sen nerdesin, güçlü müsün yoksa ezik mi? Bu sorular biraz farklı düşünen herkesin aklındayken Robert Greene ve Joast Elffers güç sahibi olmanın aslında iktidarın kitabını yazmışlar. İşte madde madde güç sahibi olmanın yasası. Her maddeyi düşünmek ve uygulamaya karar vermeden etik bir süzgeçten geçirmek gerek bence. Ama belki de güç sahibi olmanın yolu, etiği ve vicdanı bir kenara bırakıp tamamen bu kuralları uygulamaktan geçiyordur.

Güç Sahibi Olmanın Kuralları

  • Niyetini gizle
  • Düşmanlarını kucaklamayı öğren
  • Efendini asla gölgede bırakma
  • Her zaman gerekenden daha azını söyle
  • Canın pahasına şöhretini koru
  • Ne pahasına olursa olsun dikkat çek
  • İşi başkasına yaptır ama övgüleri sen topla
  • İnsanları kendine getirmek için yem kullan
  • Tartışmalarla değil yaptıklarınla kazan
  • Mutsuz olanlardan uzak dur
  • İnsanları kendine bağımlı hale getir
  • Kurbanını savunmasız bırakmayı öğren
  • Yardım istediğinde insanların çıkarlarına hitap et
  • Merhamet ya da minnettarlıklarını bekleme
  • Dost gibi görün ama casus gibi çalış
  • Düşmanını tamamen ez
  • Saygı ve şerefini artırmak için yokluğu kullan
  • Kestirilemezlik havası ile kuşku ve merak uyandır
  • Korunmak için kendini toplumdan ayırma
  • Kiminle dans ettiğini bil ki yanlış ayağa basma
  • Kimseye bağlanma
  • Enayi avlamak için enayi rolü yap
  • Teslim olma rolü ile zayıflığı güce dönüştür
  • Güçlerini yoğunlaştır
  • Asil rolünü mükemmel oyna
  • Kendini yeniden yarat
  • Ellerini kirletme, maşa kullan
  • Cesaretle eyleme geç
  • Her şeyi planla
  • Başarılarını fazla çaba harcanmamış gibi göster
  • Kartları sen dağıt
  • İnsanların fantazileriyle oyna
  • Herkesin zayıf noktasını keşfet
  • Kral muamelesi görmek için kral gibi davran
  • Zamanlama sanatında ustalaş
  • Sahip olamadıklarını küçümse, onlara aldırma
  • İlgi uyandıran görünümler yarat
  • İstediğin gibi düşün, herkes gibi davran
  • Balık yakalamak için suları karıştır
  • Bedava yemeğe değer verme
  • Büyük adamın ayakkabılarını giyme
  • Çobanı vur ki koyunlar dağılsın
  • İnsanların kalpleri ve zihinleri üzerinde çalış
  • Çevrendekilerin ellerini kollarını bağla ve çileden çıkar
  • Değişimin gerekli olduğunu empoze et ama ani ve hızlı değişimlerden kaçın
  • Asla çok mükemmel görünme
  • Amaçladığın hedefi aşma, zafere ulaştığında durmayı öğren
  • Şekilsizliğe bürün