BÜYÜYÜNCE NE OLACAKSIN?

Çocukluk, meslek seçimi, hayaller, idealler…

Büyüklerin çocuklara; sohbet başlatacaklarını, iletişim kurabileceklerini ya da yakınlaşabileceklerini düşünerek sorduğu soruların başında gelen soru: Söyle bakalım çocuğum, büyüyünce ne olacaksın?

Bu soruya her devirde her çocuğun mantıklı bir cevabı vardır. Kimi öğretmen der, kimi doktor, kimi mühendis vs. Zaman ilerledikçe bu cevaplara popüler meslekler eklenir. Bazı çocuk genetik mühendisi der, bazısı robot teknisyeni, bazısı 3D yazıcı uzmanı vs.

Bir zamanlar ben de çocuktum ve tabi ki bu soru bana da defalarca farklı büyüklerim tarafından soruldu.

Peki sizce ben ne cevap verdim?

Ben 3 – 4 yaşlarındayım.

Ablam ilkokul birinci sınıfta. Ben daha anaokuluna başlamamışım. Çok da başlayasım yok çünkü çocuk kafamda kırmızı önlük giymenin küçük bir kız olmanın, ablam gibi siyah önlük giymenin de abla olmanın göstergesi sandığım dönem.  O dönem bir an önce büyümek istiyorum, ben de abla olmak istiyorum, en önemlisi de gelin olmak istiyorum. Evet bildiğimiz gelin.

3-4 yaşımdan beri ‘’büyüyünce ne olacaksın’’ sorusuna verdiğim cevap: Ben büyüyünce gelin olacağım. Sebebi de çok net: Çünkü gelin kıyafetleri kabarık, süslü, dantelli, incikli boncuklu; gelinler de çok süslü. Makyajlarına, abartılı saçlarına, renkli tırnaklarına bayılıyorum. Hatta çıldırıyorum, deliriyorum, gittiğimiz nikahlarda, düğünlerde kendimi kaybediyorum. Nasıl mı?

Çok meraklı, çok hareketli, dışa dönük bir çocukmuşum. Biz bütün kardeşler çok erken konuşmuşuz, çok erken yürümüşüz, okuma yazmayı ilkokuldan önce sökmüşüz. Erken konuşmak derken bayağı erken. Ben 6 aylıkken konuşmaya başlamışım. Erken yürümemişim koşmuşum. 9 aylıkken 5.kattaki evimizin açık kalan apartman kapısından en alt kata koşarak inmişim. Annem pencereden baktığında caddenin karşısında oturan babaanneme gitmek için küçük bir köpek yavrusu gibi üst geçide ulaşmışım bile. Evet üst geçide ulaşmışım ve babaannemin evine gidip oturmuşum. Bu hikayeyi sonra ayrıntılı anlatacağım.

Şimdi gelin olma hayallerime geleyim:  Bu dönem ben; çok süslü, şarkı söylemekten, dans etmekten, hatta masaların üzerinden inmeyen aşırı oynak bir profil çiziyorum. Annemin makyaj yapmasına, kırmızı ve uzun tırnaklarına bayılıyorum. Kıyafetleri beni benden alıyor. Emel Sayın’a büyük bir hayranlığım var. Sarı saçları, mavi gözleri, o zamanlar tek izleyebildiğimiz kanal olan TRT’de verdiği konserlerinde giydiği abartılı kıyafetleri, hele yılbaşı akşamlarında giydiği kırmızı ve ekstra süslü, daha çok pullu, taşlı elbiseleri beni benden alıyor. Nasıl bir alaturkalık ve rüküşlük içinde olduğumu düşünün artık. Emel Sayın’a hayran olmak bir nebze anlaşılabilir de anneme ‘’keşke Emel Sayın benim annem olsaydı’’ demem nasıl anlaşılır, ne ile açıklanır bilmiyorum. Annemin üzgün olduğunu bakışından anlayacak kadar annemi seven ben, kalkıp ‘’Emel Sayın Anne’’ hayalleri kuruyorum, bir de anneme bunu söylüyorum.  

Başka bir hayalim de gelin olmak. Hayali bırak büyüyünce yapmak istediğim  tek şey gelin olmak. Meslek gibi. Çocuklara sorasın ‘’büyüyünce ne olacaksın yavrum?’’Ne cevap verir çocuk? Ya doktor olacağım der, ya avukat, ya öğretmen. Böyle bilindik, o yaşlardaki akıl süzgecinden geçirebildiği kadar, para kazanabileceğine, insanlara faydalı olabileceğine inandığı bir meslek söyler.

Ama ya ben… Bir kabarık elbise, süslü saçlar ve makyaj için gelin olmak isteyen ben. Hem bir meslek sahibi olup, hem de gelin olabileceğimi -yani ona evlenmek deniyor- anlayamayan ben. Kafam nasıl çalışıyordu acaba?

Bu yaşlarda annemin çocukluk arkadaşı Nilüfer Abla ile oturduğumuz evler çok yakın. Nilüfer Abla annemden bir iki yaş büyük. Hiç evlenmemiş, annesi babası, kız kerdeşi ve en küçük erkek kardeşi ile birlikte yaşıyor. En küçük diyorum çünkü Nilüfer Ablalar 5 kardeş. 3 erkek 2 kız. Babası müteahhit, annesi ev hanımı. Hepsini çok seviyorum. Onlar da beni çok seviyorlar, kucaktan kucağa dolaşıyorum. Adil amca müteahhit olduğundan mıdır nedir evleri bizimkinden daha güzel. Demek ki kendi evine daha çok özen göstermiş. Hele büyük salonlarındaki şömine, benim o yaşlarda sık sık kapıldığım kıskançlık duygularımı ziyaretlerine gidip geldikçe kabartıyor.

Bu ailede bir kişi var ki benim en sevdiğim. Evin küçük kızı  Nebahat Abla. Bana göre Ceboş. Ne demekse?  Neboş olsa anlayacağım da.. Ceboş ne demek? Neyse Ceboş’a bayılıyorum. Sizce neden? Eveet bildiniz. Kendisi çok süslü ve bence çok güzel genç bir kız. Üstelik nişanlı ve evlenmeye hazırlanıyor. Benim duygularımı düşünebiliyor musunuz? Hayranlık, imrenme, onun gibi olmaya çalışma ama bir tarafta duran kocaman bir kıskançlık. Nişanlısı yani Efe geliyor bazı günler. Geldiğinde elinde hep kırmızı güller. Efe gelmeden Ceboş makyaj yapıyor. Çok güzel elbiseler giyiyor. Topuklu ayakkabılarına bayılıyorum. Hazırlanırken hep onu izliyorum. Sonra baş başa yemeğe gidiyorlar. Her seferinde, bu kez beni de götürür mü acaba diye düşünüyorum. Annem sıkı sıkı tembihlemiş, çağırsalar da sakın gitme diye ama ben yine de içten içe gitmek için can atıyorum. Sanki annemin sözünden çıkıp gitmeye cesaret edebilecekmişim gibi. Efe arabasıyla gelmiş. Ceboş yanına oturup gidiyor, ben pencereden bakıyorum. Şimdi kıskançlığım daha da büyük.

Hemen hemen haftanın her günü sabahtan oradayım. Ben çok keyifli vakit geçiriyorum, onlar beni çok seviyorlar çünkü ben hareketliyim ama yaramaz değilim, çok terbiyeliyim yani çok tatlıyım. Annemin eğitimi beşikte başladığı için hiç kimseye rahatsızlık vermemiz ya da saygısızlık etmemiz pek mümkün değil.  Annem ve Nilüfer Abla çok eski dost oldukları için annemin izin vermesinde sorun yok. Yoksa her yere öyle kolay kolay göndermezdi annem bizi.

Biz her gün Ceboş ile vakit geçiriyoruz. Ceboş düğün hazırlığı yaptığı için gelinlik provaları, süslü geceliklerin, sabahlıkların alındığı alış verişler, nişanlısından gelen hediyeler, takılar…Yani ben masal prensesi gibi günler geçiriyorum. Ceboş makyaj yapıyor bana da yalandan bir ruj ya da oje sürüyor. Bazı günler sadece benimle ilgileniyor. Kitap okuyor, saçımı tarıyor, makarna yapıyor bana. Bazen birlikte çılgınlıklar da yapıyoruz. Mesela bir gün birlikte evde vakit geçirirken saçlarımı kesiyor. Hem nasıl kesmek. Annem halaa ‘’değme kuaförlere taş çıkartacak kadar güzel kesmiş’’ diye anlatır, o gün beni kapıda gördüğünde hissettiği şaşkınlığı. Ceboş ile bir çılgınlık yapmış, sonra annem kızar mı diye düşünmüş, eve gidene kadar içim içimi yemişti. Neyse ki beğendi de yarın da Ceboş’a gidebileceğim diye düşündüğümü hatırlıyorum o gün.

Bu dönem hayatımın en güzel dönemi. Çünkü bazı sorunları hissetsem de anlamlandıracak kadar şuur içinde değilim. Şöyle bir örnekle açıklayayım: Çocukluğumuzun en çok sorulan sorularında ikinci sırasında olan ‘’anneni mi çok seviyorsun babanı mı?’’ sorusuna ‘’ikisini de çok seviyorum’’ diye cevap veriyorum. Çocukluk işte….

Zaten biraz büyüyünce bu soruyu soran pek olmadı. Belli bir yaştan sonra sormasalar da içten içe söylediğim tek şey: ‘’Annem’’ oldu. Tabii ki annem benim için hayatımda hep en sevdiğim kişi.

Ceboş’un düğün hazırlıkları tüm hızıyla sürerken ailecek arada başka düğünlere falan da gidiyoruz. Nilifer Abla, Ceboş, ben, annem, ablam kız kıza geziyoruz. Nilüfer Abla hiç Ceboş gibi değil. Yani onun kadar giyime kuşama düşkün değil. Onun kadar çok süslenmiyor. Daha az makyaj yapıyor. Yani sade ve şık diyelim. Ama ben onun tarzını beğenmiyorum, bir de abla olduğu için kendimi Ceboş, ablamı Nilfer Abla ile özdeşleştiriyorum.  Bir de ablamın tarzını da demek pek sade buluyorum ki arada bir ablama küçümsemek için söylediğim ‘’sen Nilüfer Abla, ben Ceboş Ablam’’ lafı pek meşhur laflarımın arasına giriyor. Tabi bunları bir de annemin ağzından dinlemek lazım. Çünkü yaşıma göre her ne kadar iyi konuşuyor olsam da ben de her çocuk gibi bazı kelimeleri çok komik söylüyormuşum. Düşünüyorum da o ukala ve tepeden bakan tavır ile kurulan anlamlı cümleler ama komik ya da yarım yamalak söylenen sözcükler.

Artık tüm hazırlıklar tamam. Düğün günündeyiz. Ceboş’un gelinliği tam hayallerimdeki gibi. Çok kabarık etekleri var. Arkası uzun yerlerde sürünüyor. Üzeri parlak taşlarla süslü. Dirseklerine kadar beyaz dantel eldivenleri çok güzel. Benim çok olmasa da kabarık tül bir elbisem var. Tabii ki Ceboş’un gelinliği yanında hiç süslü sayılmaz. Mevsimlerden yaz ama daha başları. Hava çok sıcak değil. Zaten Ankara’da yaz hep geç gelir. Tabi elbisemin üzerinde bir ceket olacak. Neyse Ceboş da üzerine bir şal alacakmış. Efe de şık ama damatlık giymiş işte. Ne kadar şık ve süslü olabilir ki? Diğer aile üyelerinin, annemin, babamın, ablamın kıyafetlerini hiç hatırlamıyorum. Geline nasıl focus olmuşsam, o gün dünyada ondan başka kimse yok sanki benim için. Gözüm kimseyi görmüyor.

Önce nikah var. Nikah bence Ankara’da nikahların kıyıldığı en güzel yer olan Gençlik Parkı’nda. Benim yaşımdakiler bilir. Gençlik Parkı içinde hem çocukların aileleri ile hafta sonları ve tatillerde eğlenceli vakit geçirdiği lunaparkın, restoranların, kefelerin olduğu hem de nikah törenlerinin yapıldığı, doğası, yeşillikleri, yapay gölü, fıskiyeli havuzları ile nikahtan sonra güzel fotoğraflar çekilebilen kocaman bir alandır. Nikah kıyıldı. Şimdi herkes bu fotoğraf çektirmek için dışarıda. Ama gerçekten herkes. Çünkü bizim nikahtan öncekiler, nikahları için bekleyenler herkes açık kocaman alanda yayılmış durumda. Yani etrafımda onlarca gelin ve onlarca damat var. Ceboş ile Efe bir köşede, yapay bir göletin önünde duruyorlar. Sırasıyla tebrik ediyor davetliler onları. Takılar, altınlar takıyorlar. Ben uzaktan izliyorum. Ceboş Efe’nin koluna girmiş. Bir yandan yanlarına gelenlerle fotoğraf çektiriyorlar.

Ben annem ve ablamla biraz uzakta izliyorum onları. Bir ara Ceboş’un yanında olmak aklıma geliyor. Yanına gidiyorum ama benimle hiç ilgilenmiyor. Hafifçe omzuma dokunuyor. Ama o kadar. O anda günlerden beri içimde sinsi sinsi büyüyen kıskançlığım dürtüyor beni. Alana gelirken Efe’nin Ceboş’un eteklerini kaldırdığını görmüştüm. Yerlere sürünmesin, üzerine basıp düşmesin diye. Ben de kaldırsam iyi olur diye düşünüyorum. Dersem tabii ki yalan olur. O farketmeden eteğini arkadakilerin altını göreceği şekilde kaldırmak, beni biraz sakinleştirebilir. Usulca arkalarına geçiyorum. Zaten neredeyse benim yanına gittiğimin bile farkında olmadığını düşünüyorum. Tam Ceboş’un arkasına geçiyorum. Uzun eteklerini uçlarından tutuyorum, biraz uzaklaşıyorum ve boyum gibi çocuk kollarımın yettiği kadar bir yukarı bir aşağı yellendirmeye başlıyorum. Arkada bir çok insan var. Neyi ne kadar gördüler bilmiyorum ama bir süre sonra Ceboş arkaya dönüyor. ‘’Ah Naz sen misin? Ben de alttan alttan serinlik nereden geliyor diyorum’’ diyor. Efe ile seni afacan seni gibisinden gülüyorlar. Ceboş başımı okşuyor. Annemin yanına gönderiyor beni. Sanırım annemin yanına giderken ‘’acaba o dantelli külotunu kimbilir kaç kişi gördü’’ diye düşünüp sinsi sinsi gülmüşümdür.

Annemle ablamın yanına geliyorum. Annem yanımdan ayrılma diyor. Ablamla annemin yanında duruyoruz. Annem tanıdıklarla sohbet ediyor. Gelen giden oluyor. Biz ablamla etrafa bakıyoruz, takılıyoruz. Ama içten içe iyi değilim biliyorum. Etek kaldırıp indirmek sanki beni sakinleştirmedi. Etrafa bakıyorum ama gözüm hep papatya gibi etrafa saçılmış gelinlerde. Hepsi çok süslü, çok güzel, hepsi gelin olduğu için çok mutlu. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir anda kendimi kaybediyorum ve ‘’herkes gelin oluyor, ben neden olamıyorum’’ diye bağıra bağıra ağlamaya başlıyorum. Annem ve ablam beni sakinleştirmeye çalışıyor ama nafile. Daha da çıkıyor her şey kontrolden ve o sinirle ablamın önce saçlarına yapışıyorum. Yetmiyor, tekme tokat evet evet bildiğiniz tekme tokat benden üç yaş büyük ablamı herkesin içinde dövmeye başlıyorum. O sırada annem beni ablamın üzerinden almak için uğraşıyor, ablam paralize olmuş, parmağını bile kaldıramıyor. Belki bir dakika sürmüş bu cinnet durumu ve dayak. Yani çok uzamamış. Nilüfer Abla koşmuş hemen. Annemle beni sakinleştirmişler ama ablamın saçı başı dağılmış tabi. Benden büyük olduğu için yüzüne gözüne pek zarar veremesem de çok sayıda tekme attığımı hatırlıyorum.  Gelinler, damatlar, davetliler, çoluk çocuk, o gün kim varsa hayatlarında böyle bir sahne gördüler mi acaba? Güldüler mi yoksa ‘’ay ne terbiyesiz çocuk, ailesi hiç terbiye öğretmemiş’’ mi dediler. Ceboş ne yapıyordu o sırada? Babam oralarda mıydı? Annem nasıl da panikledi kimbilir. Hele ablam. Her türlü nazımı, manyaklığımı, cadılığımı çeken ablam bile bu kadarını beklemiyordu eminim.

Eve döndüğümüzde annemden bir nutuk dinledim tabii. Sonrasında ablamdan özür diledim. Yüzündeki o mahzun ifadeyi hiç unutamam. Aslında içten içe kızıyordu bana ama bir yandan da çok seviyordu, hep küçük, afacan kız kardeşi olarak görüyordu beni.

Yaptığım şeyden büyüdükçe daha çok utansam da bu dönem hayatımın en güzel dönemiydi. En güzel dönem; masaların üzerinde dans ettiğim, gelinlik giymeyi hayal ettiğim, büyüyünce ne olacaksın sorusuna gelin olacağım, anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun sorusuna, ikisini de çok seviyorum diye cevap verdiğim dönemdi.

 Sonra yani yavaş yavaş büyüdükçe, her şey değişmeye başladı. Onları da anlatacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir